Hatay Depremi Sonrası Malatya: Sayıların Ötesinde Bir Kayıp Hikâyesi
6 Şubat 2023 sabahı Türkiye, yalnızca büyük bir depremle değil, aynı zamanda uzun yıllar hafızadan çıkmayacak bir kırılmayla uyandı. Merkez üssü Kahramanmaraş olan ve kamuoyunda çoğu zaman “Hatay depremi” ya da “6 Şubat depremleri” diye anılan felaket, geniş bir coğrafyayı etkiledi. Hatay’dan Adıyaman’a, Gaziantep’ten Malatya’ya kadar birçok şehir bir gecede başka bir gerçekliğin içine düştü. O gün yaşananları düşününce insanın aklına yalnızca yıkılan binalar değil, yarım kalan hayatlar geliyor. Çünkü deprem istatistik üretmiyor; eksik kalan sofralar, kapanmayan telefonlar ve artık dönülmeyecek evler bırakıyor.
Malatya da bu yıkımın en ağır hissedildiği şehirlerden biriydi. Resmî verilere göre 6 Şubat depremlerinde Malatya’da yaklaşık 1.237 kişi hayatını kaybetti. Binlerce kişi yaralandı, on binlerce bina ağır hasar aldı ya da tamamen yıkıldı. Ama rakamların garip bir tarafı vardır: Ne kadar büyürlerse büyüsünler, insan zihni onları bir noktadan sonra hissedemez hale gelir. “Bin kişi öldü” cümlesi kulağa büyük gelir ama gerçek ağırlığı, bir apartmanın merdiven boşluğunda bekleyen sessizlikte saklıdır.
Malatya denince birçok kişinin aklına önce kayısı gelir. Yaz aylarında sokaklara yayılan o tatlı koku, şehirle ilgili hafızanın önemli bir parçasıdır. Depremden sonra çekilen görüntülerde ise aynı sokaklarda toz bulutları vardı. Bu zıtlık insanı ister istemez düşündürüyor. Bir şehrin karakteri ne kadar hızlı değişebilir? Daha birkaç ay önce düğün yapılan salonların enkaza dönüşmesi, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu sert biçimde hatırlattı.
Depremin ardından Malatya’dan gelen görüntülerde özellikle sessizlik dikkat çekiyordu. Sinemada bazen büyük felaket sahnelerinden sonra ses tamamen kesilir ya, yalnızca rüzgâr duyulur; işte öyle bir atmosfer vardı. İnsanlar yakınlarını ararken bağırıyor ama şehir sanki o sesi içine çekiyordu. Birçok kişi o dönemi anlatırken zaman algısının bozulduğunu söyledi. Günler birbirine karıştı. Sabah mı akşam mı olduğu unutuldu. Çünkü insan normal hayat ritmini kaybettiğinde saatlerin de anlamı azalıyor.
Malatya’da hayatını kaybedenlerin sayısı elbette yalnızca bir istatistik başlığı değil. Her biri başka bir hikâyeydi. Üniversite sınavına hazırlanan gençler, işe gitmek için alarm kuran insanlar, çocuklarını okula yetiştirmeye çalışan anneler, emeklilik planı yapan yaşlılar… Deprem, insanların geleceğe dair kurduğu cümleleri yarıda bıraktı. Belki de felaketlerin en ağır tarafı budur: Bir insan yalnızca yaşamını değil, ihtimalini de kaybeder.
Deprem sonrası Malatya’dan göç eden çok sayıda insan oldu. Bazıları başka şehirlere yerleşti, bazıları hâlâ geri dönüp dönemeyeceğini bilmiyor. Bir şehri terk etmek yalnızca adres değiştirmek değildir çünkü. İnsan bazen çocukluğunu, alışkanlıklarını, mahallesini de geride bırakır. Eski bir bakkalın yerini kimse dolduramaz mesela. Ya da her sabah önünden geçilen bir ağacın. Kent hafızası denen şey biraz da budur zaten; beton kadar anılardan oluşur.
Bu süreçte Türkiye’de sıkça tartışılan konulardan biri de yapı güvenliği oldu. Malatya’da yıkılan binaların bir kısmı görece yeni yapılardı. Bu durum insanlarda yalnızca üzüntü değil, öfke de yarattı. Çünkü doğal afet ile ihmal aynı şey değil. Depremin kendisi doğanın gerçeği olabilir ama kötü yapılaşma insan tercihidir. O yüzden birçok kişi için mesele yalnızca yer kabuğunun hareketi değildi; aynı zamanda yıllardır ertelenen sorumlulukların bir sonucu olarak görüldü.
Bir başka dikkat çekici nokta ise insanların birbirine yardım etme biçimiydi. İlk günlerde Türkiye’nin dört bir yanından Malatya’ya yardım ekipleri, gönüllüler ve destek konvoyları geldi. Soğuk hava şartlarına rağmen enkaz başında bekleyen insanlar vardı. O görüntüler, bütün karanlığın içinde küçük ama önemli bir şey gösterdi: İnsan bazen en kötü zamanda bile dayanışma kurabiliyor. Belki kusursuz değiliz ama tamamen duyarsız da değiliz.
Deprem sonrasında şehirlerin psikolojisi de değişiyor. Malatya’da yaşayan birçok kişi hâlâ gece uyurken tedirgin olduğunu anlatıyor. Küçük bir sarsıntıda bile insanların panikle dışarı çıkması artık sıradan hale geldi. Travma dediğimiz şey tam olarak böyle çalışıyor zaten; olay bitiyor ama etkisi bedenin içinde yaşamaya devam ediyor. Bazı psikologlar deprem sonrası yaşanan hissi “güven duygusunun çökmesi” olarak tanımlıyor. Çünkü insan evinin güvenli olduğuna inanmak ister. O inanç kırıldığında yalnızca bina değil, gündelik hayat algısı da zarar görüyor.
Bütün bunların arasında Malatya yeniden ayağa kalkmaya çalışıyor. Yeni konutlar yapılıyor, çarşılar kuruluyor, insanlar işlerine dönmeye uğraşıyor. Fakat şehirlerin toparlanması yalnızca fiziksel mesele değil. Bir kentin ruhunun iyileşmesi daha uzun sürüyor. Belki yıllar sonra Malatya sokakları yeniden kalabalık olacak. Kahveler dolacak, çocuklar parklarda oynayacak, kayısı sezonu yine başlayacak. Ama 6 Şubat’ın bıraktığı iz tamamen silinmeyecek.
Zaten bazı olaylar unutulmaz; sadece zamanla hayatın içine yerleşir. Türkiye’de birçok insan için 6 Şubat depremleri de böyle bir kırılma noktası oldu. Öncesi ve sonrası olan tarihlerden biri. Malatya’da hayatını kaybeden 1.237 kişi ise yalnızca bir sayı olarak değil, bu ülkenin ortak hafızasında eksilen insanlar olarak kalacak. Çünkü büyük felaketlerde aslında hep aynı şey yaşanır: Şehirler yeniden yapılır ama insanların yokluğu, sessiz bir boşluk olarak yaşamaya devam eder.
6 Şubat 2023 sabahı Türkiye, yalnızca büyük bir depremle değil, aynı zamanda uzun yıllar hafızadan çıkmayacak bir kırılmayla uyandı. Merkez üssü Kahramanmaraş olan ve kamuoyunda çoğu zaman “Hatay depremi” ya da “6 Şubat depremleri” diye anılan felaket, geniş bir coğrafyayı etkiledi. Hatay’dan Adıyaman’a, Gaziantep’ten Malatya’ya kadar birçok şehir bir gecede başka bir gerçekliğin içine düştü. O gün yaşananları düşününce insanın aklına yalnızca yıkılan binalar değil, yarım kalan hayatlar geliyor. Çünkü deprem istatistik üretmiyor; eksik kalan sofralar, kapanmayan telefonlar ve artık dönülmeyecek evler bırakıyor.
Malatya da bu yıkımın en ağır hissedildiği şehirlerden biriydi. Resmî verilere göre 6 Şubat depremlerinde Malatya’da yaklaşık 1.237 kişi hayatını kaybetti. Binlerce kişi yaralandı, on binlerce bina ağır hasar aldı ya da tamamen yıkıldı. Ama rakamların garip bir tarafı vardır: Ne kadar büyürlerse büyüsünler, insan zihni onları bir noktadan sonra hissedemez hale gelir. “Bin kişi öldü” cümlesi kulağa büyük gelir ama gerçek ağırlığı, bir apartmanın merdiven boşluğunda bekleyen sessizlikte saklıdır.
Malatya denince birçok kişinin aklına önce kayısı gelir. Yaz aylarında sokaklara yayılan o tatlı koku, şehirle ilgili hafızanın önemli bir parçasıdır. Depremden sonra çekilen görüntülerde ise aynı sokaklarda toz bulutları vardı. Bu zıtlık insanı ister istemez düşündürüyor. Bir şehrin karakteri ne kadar hızlı değişebilir? Daha birkaç ay önce düğün yapılan salonların enkaza dönüşmesi, hayatın ne kadar kırılgan olduğunu sert biçimde hatırlattı.
Depremin ardından Malatya’dan gelen görüntülerde özellikle sessizlik dikkat çekiyordu. Sinemada bazen büyük felaket sahnelerinden sonra ses tamamen kesilir ya, yalnızca rüzgâr duyulur; işte öyle bir atmosfer vardı. İnsanlar yakınlarını ararken bağırıyor ama şehir sanki o sesi içine çekiyordu. Birçok kişi o dönemi anlatırken zaman algısının bozulduğunu söyledi. Günler birbirine karıştı. Sabah mı akşam mı olduğu unutuldu. Çünkü insan normal hayat ritmini kaybettiğinde saatlerin de anlamı azalıyor.
Malatya’da hayatını kaybedenlerin sayısı elbette yalnızca bir istatistik başlığı değil. Her biri başka bir hikâyeydi. Üniversite sınavına hazırlanan gençler, işe gitmek için alarm kuran insanlar, çocuklarını okula yetiştirmeye çalışan anneler, emeklilik planı yapan yaşlılar… Deprem, insanların geleceğe dair kurduğu cümleleri yarıda bıraktı. Belki de felaketlerin en ağır tarafı budur: Bir insan yalnızca yaşamını değil, ihtimalini de kaybeder.
Deprem sonrası Malatya’dan göç eden çok sayıda insan oldu. Bazıları başka şehirlere yerleşti, bazıları hâlâ geri dönüp dönemeyeceğini bilmiyor. Bir şehri terk etmek yalnızca adres değiştirmek değildir çünkü. İnsan bazen çocukluğunu, alışkanlıklarını, mahallesini de geride bırakır. Eski bir bakkalın yerini kimse dolduramaz mesela. Ya da her sabah önünden geçilen bir ağacın. Kent hafızası denen şey biraz da budur zaten; beton kadar anılardan oluşur.
Bu süreçte Türkiye’de sıkça tartışılan konulardan biri de yapı güvenliği oldu. Malatya’da yıkılan binaların bir kısmı görece yeni yapılardı. Bu durum insanlarda yalnızca üzüntü değil, öfke de yarattı. Çünkü doğal afet ile ihmal aynı şey değil. Depremin kendisi doğanın gerçeği olabilir ama kötü yapılaşma insan tercihidir. O yüzden birçok kişi için mesele yalnızca yer kabuğunun hareketi değildi; aynı zamanda yıllardır ertelenen sorumlulukların bir sonucu olarak görüldü.
Bir başka dikkat çekici nokta ise insanların birbirine yardım etme biçimiydi. İlk günlerde Türkiye’nin dört bir yanından Malatya’ya yardım ekipleri, gönüllüler ve destek konvoyları geldi. Soğuk hava şartlarına rağmen enkaz başında bekleyen insanlar vardı. O görüntüler, bütün karanlığın içinde küçük ama önemli bir şey gösterdi: İnsan bazen en kötü zamanda bile dayanışma kurabiliyor. Belki kusursuz değiliz ama tamamen duyarsız da değiliz.
Deprem sonrasında şehirlerin psikolojisi de değişiyor. Malatya’da yaşayan birçok kişi hâlâ gece uyurken tedirgin olduğunu anlatıyor. Küçük bir sarsıntıda bile insanların panikle dışarı çıkması artık sıradan hale geldi. Travma dediğimiz şey tam olarak böyle çalışıyor zaten; olay bitiyor ama etkisi bedenin içinde yaşamaya devam ediyor. Bazı psikologlar deprem sonrası yaşanan hissi “güven duygusunun çökmesi” olarak tanımlıyor. Çünkü insan evinin güvenli olduğuna inanmak ister. O inanç kırıldığında yalnızca bina değil, gündelik hayat algısı da zarar görüyor.
Bütün bunların arasında Malatya yeniden ayağa kalkmaya çalışıyor. Yeni konutlar yapılıyor, çarşılar kuruluyor, insanlar işlerine dönmeye uğraşıyor. Fakat şehirlerin toparlanması yalnızca fiziksel mesele değil. Bir kentin ruhunun iyileşmesi daha uzun sürüyor. Belki yıllar sonra Malatya sokakları yeniden kalabalık olacak. Kahveler dolacak, çocuklar parklarda oynayacak, kayısı sezonu yine başlayacak. Ama 6 Şubat’ın bıraktığı iz tamamen silinmeyecek.
Zaten bazı olaylar unutulmaz; sadece zamanla hayatın içine yerleşir. Türkiye’de birçok insan için 6 Şubat depremleri de böyle bir kırılma noktası oldu. Öncesi ve sonrası olan tarihlerden biri. Malatya’da hayatını kaybeden 1.237 kişi ise yalnızca bir sayı olarak değil, bu ülkenin ortak hafızasında eksilen insanlar olarak kalacak. Çünkü büyük felaketlerde aslında hep aynı şey yaşanır: Şehirler yeniden yapılır ama insanların yokluğu, sessiz bir boşluk olarak yaşamaya devam eder.